9 Aralık 2010 Perşembe

Sohrap Sepehri




Çatlamasın yalnızlığımın sırı...

Çocukken biz; mezara basılmaz, yerde Kuran harfleriyle (Arap harfleri denmezdi) yazılı bir kağıt görülürse ekmek gibi öpüp başımıza götürülür kimsenin ayağı değmeyecek bir yere bırakılır diye öğrendik.

Kaşan’dan çıktık yola, doğuya doğru Erdahal’a gidiyoruz, Sohrap Sepehri’nin kabrine. Oğul saydığım Javad, Sohrap’dan dizeler okuyor, onbir yılda kitaplardan öğrendiği Türkçesiyle bize de çevirisini yapıyor. “ ben müslümanım / kıblem bir kırmızı gül / benim namazımın yeri pınar / benim mührüm nur / seccadem ova / pencerelerin ızdırapla ben abdest alırım / namazımda ay akar tayf akar / tas namazımın ötesinden bellidir / namaziımın hepsi zerreler kristalize olmuştur / rüzgar servinin minare başına ezan söyleyince ben namaz kılarım / ben namazımı çimenin tekiretulihram adına kilarım / dalganın boybos ardına / kıblem su kıyısında / kabem akasyaların altındadır / kabem esinti gibi bağ bağa şehir şehrine gider / hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır / ben kaşanlıyım / mesleğim ressam / bazen boya ile bir kafes yapıp size satarım / onun içinde hapis olan bir şakayık şarkısıyla yalnızlığımın yüreği tazelensin / ne hayal ne hayal biliyorum perdam cansızdır / iyi biliyorum ki benim ressamlığımın havuzu balıksızdır…”

Kırk kilometreyi buldu yolculuk.. Yaklaştığımızı onun resimlerine benzer köyleri görünce anlıyorum. Yamaçta göründü köy ve Meşhed-i Erdahal. Çıplak bir doğanın içinde, modernliğe kurban gitmiş. Sadece birkaç ağaç renklendiriyor köyü. Şimdilerde yapraklarının bir kısmı sararmış, hatta kızılla dönmüş..
Devasa cami yenilerde yapılmış, hatta yapımı sürüyor gibi. Oysa Selçuklu dönemi eseriymiş. Avlusu güller ve kasımpatılarla, rengarenk.

Birinci avluyu geçtik, merdivenlerle ikinci avluya çıktık. Caminin girişine birkaç metre mesafede insanlar toplanmış dua ediyorlar, yerlerde bembeyaz kasımpatılar… Eller kah siyah bir mermere dokunuyor, kah duaya duruyor. Yanlarına varınca anladım Sohrap… Evet burası su ile aynanın şairinin “Mezarıma gelirseniz, sessiz gelin ki çatlamasın yalnızlığımın çinisi.” dediği mekanı.

İran’da pek çok camiye avlusunda yatanların üzerine basarak girdim. Söylenmese, tanımasam suretin, O’na da basıp geçebilirdim.

Bu diyarda en çok bilinip okunan yazarımız Aziz Nesin geldi aklıma, Vakfına vardığımızda acaba üzerine bilmeden basar mıyım diye endişelendiğim. Oysa o çocuklarının üzerinde dolaşmasını istemişti. Ben de onun çocuğu sayılmaz mıydım, Javad’ın benim oğlum olduğu kadar.

Dokunmak… Oğlum Sohrap’ın mermerini yıkadı, onun için getirdiği pembe kasımpatılarla ve daha önce getirilmiş çiçeklerle süsledi üzerini. Mermeri daha önce beyazdı, fotograflarından biliyordum, yenilerde değiştirilmiş, siyah mermer ile. Etrafında onlarca insan. Onun bu alemi terk eylediği yaşı bir yıl geçmişim. Şaşkın bakıyorum ona dokunan ellere. Minicik çocuklar, her yaştan feraceli feracesiz kadınlar kızlar, delikanlılar, yaşlı beyler…

Avlusunda barınmak istediği camiyi görmek istiyorum. Elbette burada kutsal mekanlara çadorsuz girmez, görevliler de uyarıyor. Allı güllüsünden birine sarındım, beceriksizce. Sultan Ali türbesi aşı boyalı çiçeklerle süslü bir kubbenin altında. Simsiyah çaborlu bir kadın koluma girip başka bir odaya götürdü beni, minicik aynalarla oluşturulmuş bir kubbenin altında uyumakta yine bir ulu kişi. Buralarda binlerce küçük aynanın birleşimiyle bezenmiş, ışık deryasına düştüğüm hissine kapıldığım camilere alışığım, lakin bu rengarenk kalem işleri pek görülen türden değil, oldukça da etkileyici.

Ziyaret bitti, çadoru bıraktım kapıda, yeniden geldim Sohrab’ın başına, hoşça kal demek için… Her konuk gibi ben de gidiyordum. Üzerindeki harfleri sessizce alıp başıma koyuyorum, ıslak mermerinde suretim görüyorum… Hoşça kal sevdiğim şair, ressam.

Kasım’10 – Fatma Özdirek




"Annemin sessiz geceleri için" dediği,
Şirin Mehran / Işık Tabar Gençer çevirisiyle
Pan Şiir/Yayıncılı’tan çıkan kitabından
Suyun Ayak Sesi şiirinin bir bölümü:

“………………

Ben Müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür.
Namazlığım bir pınar,
mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür.
Rüzgar, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
Namaz kılarım.

Kabem su kıyısında,
Kabem akasyaların altındadır.
Kabem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehire gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Keşan şehrindenim.
Bazen bir kafes boyar,
Size satarım.
Orada mahpus çayırkuşu, sesiyle
Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal,
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır.
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

…………….”