23 Mayıs 2007 Çarşamba

Tebriz'de Bayram Namazı


Binab’dan akşama doğru ayrıldık. Rıza’nın ablası ile eniştesi otobüsle geç olur deyip, oruçlu oldukları halde bizi Tebriz’e getirdiler. İftar vakti çok yakındı, ısrarlarımıza rağmen onları yemeğe götüremedik. Ramazanın son yemeği, izninizle ailelerimizle olalım dediler.
Konak meydanında bir otel bulup odaya yerleşerek sırt çantalarından kurtulduk. Pirupak olmasa da idare eder cinsten. Günleri, saatleri, hatta dakikaları hesap ediyorum, bir türlü zaman yetmiyor istediğim yerleri görebilmek için. Bu saatte ancak İl Gülü (İlgoli, Sahgoli) gezilebilir. Arkadaşıma “Gidelim mi?” dedim. Yorgun olduğunu, gidemeyeceğini söyledi. Hay Allah, yorgunluk ne ola ki? Yola çıktım. Hava iyice kararmış, trafik yoğun, yine de taksi bulmak dert değil. Biraz dolaştım. Canciğere mi kıyamadım, tembellik mi ettim, yoksa karanlıkta mı çıkmak istemedim bilmiyorum, geri döndüm. Otelin yemek salonuna indik. Bodrumda küçük bir mekan. Yalnızca çocuklarıyla yemek yemekte olan iki aile var. Kadınların başında örtü yok, boyunlarına indirmişler. Biraz sonra anladık ki Ağrılı posta memurlarıymış. Devlet babanın lütfu yalnızca bayramda ödenmeyen yurtdışı çıkış fonundan yararlanıp komşu ülkeyi ziyarete gelmişler. Sohbet eşliğinde kebapları yiyip odalarımıza çekildik.

Sabah uyandım ki hava aydınlanmış, geç kalmışım. Kahrediyorum, bayram namazını kaçırdım diye. Burada bayram namazı nasıl kılınırın derdindeyim. Bu fırsatı kaçırdığıma üzülerek ilacımı içtim. On beş dakika sonra bir şeyler yemem gerek ki midem bulanmadan yürüyebileyim. Her yerde severim ya İran’da bir başkadır taze ekmek kokusu. Fırına gitmek için odadan fırladım. O da ne? Katlar arası cam kapılar kilitli. İteledim, kakaladım; açılacak gibi değil. Bağır çağır, yumrukla kimseye sesimi duyuramıyorum. Biraz sonra açlıktan tansiyonum düşüp kötüleşeceğimi biliyorum. On dakika uğraştan sonra bir deste anahtarla biri geldi. Kattan çıkmayı başardım. Bu kez otelin kapısı kitli. Otel görevlisi “Bu saatte kalkılır mı?!” der gibi bakıyor. Sonunda ana kapıyı da açtırmayı başarıp kendimi dışarı attım.

Meydanda bir gariplik var. Yollar trafiğe kapatılmış. Sokak ve cadde başlarında görevliler. Değişik bir kalabalık. İnsanlar koltuk altlarına sıkıştırdıkları sentetik, kumaş ve halı seccadeleri ellerinden tuttukları çocuklarıyla akın akın İmam Humeyni Caddesi boyunca ilerliyorlar. Bu görüntü dışarıya niye çıktığımı unutturuverdi, gidenlerin ardına düştüm. İran’da cadde, sokak ve döneller bizdeki gibi daracık değil, hallicedir. İmam Humeyni Caddesi de buranın en uzun ve geniş caddelerinden biri. Üzerinde Mescid-i Kabud ki ona mavi çinilerinden dolayı Mavi cami ya da Gök Mescit de denir ve Cuma mescidi bulunuyor. Konak meydanına birincisi yaklaşık iki, ikincisi dört kilometre uzaklıktadır. Kısa bir mesafe yürüdük ki erkekler seccadelerini yolun sağına soluna yayıp oturmaya başladılar. Kadınlar ve bazı erkekler ilerlemeye devam ediyorlar. Cuma mescidine doğru yolu yarıladığımızda artık İmam Humeyni Caddesinin namaz hazırlığındakilerce doldurulduğunu, kendisine burada yer bulamayanların yan sokaklarda bir seccadelik yer telaşında olduğunu şaşkınlıkla izliyor, bu görüntüleri fotografla en iyi nasıl anlatabilirim diye oradan oraya koşturuyorum. Sabah ışığı güzeldir, lakin caddenin bir kısmı gölgede. Bu görüntüyü anlatabilecek geniş açı çekimlerine olanak sağlamıyor.


Neden sonra anımsadım canciğerin otelde olduğunu. Telefona sarılıp “Hemen dışarı çık. Burada inanılmaz bir görüntü var. Gelip seni alacağım.” dedim. Zira onun bu insan kalabalığında beni bulması olası olmadığı gibi, daha sonra ben de O’nu unutabilirdim.


Yol boyunca belli aralıklarla su tankerleri duruyor. Tankerleri şadırvan örneği kurgulamışlar. Musluklarından şırıl şırıl sular akıyor. İhtiyacı olan abdestini alıyor, sıcaktan bunalan yüzünü gözünü yıkayıp serinliyor.

Oldukça sık aralıklarla da portatif yardım sandıklarını yerleştirmişler. Bunlara İran’ın hemen her yerinde rastlanır. Sabit olanların üzerinde genellikle can alıcı renkte bir gül resmi vardır ve ta uzaklardan görülür. Yanından geçenlerin çoğu boş geçmeyip, üç beş gönülden ne koparsa içine bırakıyorlar.

Aynı yolu bir kez de canciğerle arşınlamaya başladık. Çıldırmış gibi deklanşöre basıyoruz. Fotograf çeken çok da bizden başka kadın yok. Neden sonra görevlilerden biri fotograf çekmemize itiraz etti. Onu iknaya uğraşıyorum, nafile. O da baktı benden kurtuluş yok, kadınların tarafında çek bari dedi.


Bazı sokakları ana caddeden görünmesin diye kumaşlarla kapamışlar. Birine daldık. Adım atacak yer yok. Kadınlar da burada seccadelere oturmuş namaz vaktine kadar ya aralarında konuşuyor ya dua ediyor ya da hemen her yerdeki mikrofonlardan yayılan bayram hutbesini dinliyorlar.

Daha arkadaki sokaklara yöneldik. Kadın görevliler ise fotograf çekmemize engel olmuyor ama bizimle konuşmak istiyor, fotograftan alıkoyuyorlar. Baktım olacak gibi değil fotograf arsızlığına ara verip sohbete daldık.

Bizim oralardan bildiğim bayram namazının gündoğumunun ardından kırk beş dakika sonra iki rekat olarak erkekler tarafından kılındığıdır. Burada ise saat sekizden sonra ezan okundu, kadın erkek namaza durdu. Bir an öyle bir sessizlik oldu ki kentin kalp atışlarını duyabiliyordum. Rükuu ve secde sırasında giysilerden çıkan sesten başka, ilk şaşkınlıklarının ardından namaz kılanların arasında dolaşan çocukların sesleri hariç çıt yok. Kaç rekat namaz kılındı saymadım, lakin oldukça uzun sürdü. Namaz bitti, seccadesini koltuğunun altına sıkıştıran yanındakinin elini sıkarak bayramını kutladı.

Cemaat dağıldı. Aman Tanrım o ne dağılış. Yollarda ne kadar portatif alet edevat varsa yerlere dağıldı. İnsanlar akıyor ve sel gibi önüne kattığını alıp götürüyor. Yanımızdaki yaşlılardan biri yere düştü. Arkadaşım yere eğildi, zira yaşlı kadının düştüğü yerde demir ayaklı bir masa devrilmiş, onu kaldırmaya çalışıyor. Masayı yerinden oynatmak namümkün. Üstümüze basan geçiyor. Yaşlı kadını güçlükle kaldırdık. Bizi götüren ayaklarımız değil, basınç.

Kaynaklar Tebriz’in nüfusu bir buçuk milyona yakın diyor. İster inanın ister inanmayın, bana kalırsa nüfusun tamamına yakını buradaydı bugün. Ben böyle bir kalabalık görmedim, bir daha da görür müyüm bilmiyorum. Bunca yıldır yaşamı fotograflama derdindeyim, ama buradaki görüntüleri fotografa yansıtabildiğime inanmıyorum.

Kaldığımız otelden çok memnun değildik, daha iyisine geçmeyi düşünüyorduk. Dönüşte Kosan Otele rastladık. Girişi sıradan, fakat odalara bakınca çok beğendik. Yüksek tavanlı eski bir bina. Odalar düzenli ve temiz. Fiyat yüksek geldi ama Alain Delon’dan daha yakışıklı resepsiyon görevlisi bize ciddi bir indirim yaptı, otele yerleştik.

Bu kez Tuz Gölü civarını, özellikle Urumiye’yi görmeye kararlıyım. Resepsiyondaki bu zarif genç, inanılmaz düzgün bir Türkçe ile bize nasıl gideceğimizi tarif etti.

İstanbul, 07.03.2007 – Fatma Özdirek