17 Mayıs 2007 Perşembe

İran’da Binab Sürprizi


Sevmek, özlemek… Kontrol edemediğim gibi gizini de çözemediğim hissedişler. Bir canlıyı, cansızı, insanı, hayvanı, doğayı hatta eylemi sevmek ve her ne ise O’nu özlemek… Sevmek çoğunlukla mutluluk olarak yapışır kalır içimdeki bir köşeye. Özlemek ise güzeldir güzel olmasına, lakin özlen(il)ene kavuşma ihtimali uzaksa ya da kavuş(a)mama ihtimali varsa, ok gibi bir acı saplanır kalır yüreğe.

Son zamanlarda özlenilenler içinde bir ülke de ağırlığını hissettiriyordu. Delip geçmiyorsa da burkuyordu yüreği. Yetsin artık deyip yola çıkmaya karar verdim. Ve artık uzun soluklu yolculukları birlikte yap(a)mayacağım dememe rağmen bu kararı bozup, canlar canı bir dostla yola çıkış kararı aldım. Zira onun İran’a başka türlü gidebilmesi olanaklı değildi. Ben seviyordum ya o da görsün istiyordum, sevdiceğimi.

Gidiş günü kapıya dayanmışken, canciğer “güvenlik” diyesi oldu. Öylece kala kaldım. Yahu yılların can dostunun sorduğu şeye bak dedim kendi kendime. Ne güvenliği? Sen ki beni iyi tanırsın, iyi tanıdığını sanır(d)ım. Sevgiliye varmak için yola çıkana, daha doğrusu bana sorulacak şey mi bu? Ben hiç mi anlatamıyorum kendimi. Bilmiyor musun ki delidir ne yapsa yeridirim ve bilmiyor musun ki ben böyle olmasına böyleyimdir de yanımdakileri riske atmayacak kadar da deliyimdir. Delilerle akıllılar arasındaki o kıl payı çizgi, ah ki ahtır…

Gezi öncesi ufak tefek araştırmalar yaptım yapmasına ki genelde gideceğim yer hakkında çok ciddi araştırma yapmam, yapsam da etkisinde fazlaca kalmam. Amiyane tabirle kafama göre takılırım.

Yol hali, yolculuk hali. Yol da yolcu da her ne kadar sürprizlere gebe olursa olsun, ruh hallerinin değiştiğinin tanığı, hatta sanığı ve mağduruyumdur. Neyse, gidiş gün(ü) geldi. Kafamdaki soru işaretlerine rağmen, 2006’nın şeker bayramı öncesinde canciğerle çıktık yola.

Denizden uzun yolculuk tercihim değildir, kısa bir süre sonra sıkılırım. Hava yoluyla gitsem, pırt diye düşerim varacağım yere. Lakin yoldaki buradan oraya olan değişimi izleyemem. Yolculuklarda benim asıl derdim, buradan oraya değişimi izleyerek gitmektir. Bunun için kara trafiğinin tutkulusuyumdur, her ne kadar kaza olasılıkları beni korkutsa da.

Otuz Amerikan Doları gibi bir fiyata İstanbul Tahran otobüs biletlerini daha önceden almıştım. Laleli’den servis ile uluslararası garaja gidip otobüsümüze yerleştik. Bir ve iki numaralı koltukları tercih etmiştim, yolu izleyebilmek için. Otobüse girince anladık ki yerimiz başkalarına verilmiş. Önce duruma itiraz ettim ama baktım aldıran yok, şimdiden moralimizi bozmayalım deyip birkaç koltuk arkaya oturduk.

Otobüste bizden başka Türk yok. Yolcular bize merakla bakıyor fakat sessizler. Bavul ve paketler bagaja sığmadı; arka koltuklar, kapı ve koridor boşluklarına tepeleme yığıldılar. Şoför kontak, canciğer ağzını açtı. “Bu tehlikeli değil mi? Bir aksilik olursa tek bir kapı açılabilir” falan filan… Aniden Urfa karayolu üzerinde yıllar önce gördüğüm bir manzarayı anımsadım. İran’dan gelen bir otobüs çıkan yangında kömüre dönmüş, aldığımız duyumlara göre pek çok yolcu da sizlere ömür. Hay Allah, sırası mı şimdi? Canciğere “Olur böyle şeyler, merak etme bir şey olmaz” gibi sözü geveliyorum, lakin sorumluluk duygusu da içimi kemirip duruyor. Teker dönünce unuttuk bazı şeyleri ya da ikimiz de kulak ardı ettik, artık yapılacak bir şey olmadığı için.

İlk molayı Düzce’yi geçtikten sonra verdiler. Yolda zaman geçirmek için çerez alıyoruz. İranlılar da bizimle birlikte alışveriş için dükkanda. Satıcılardan biri onları iteleyip kakalıyor, elinden gelse içeriye sokmayacak. Ah benim güzel ülkemin misafirperver insanları, nere(ler)de sizin o güzel duygularınız? Şu çenemi tutayım diyorum lakin söz geçiremiyorum. Usturuplu bir dille, siz müşterilerinize nasıl böyle davranırsınız diyorum ama oralı değil. Sonrasını boş verin…

Artık otobüste ufak tefek kaynaşmalar başladı. Nasıl başlamasın? Avrupalı değiliz ki yolculuk boyunca kitabımızı açıp okuyalım. Ya yola ya da birbirimize bakıp duruyoruz. İnsanın aynada kendisini görmesi gibi bir durum. Biz bize benziyoruz, gerisi laf-u güzaf. Biraz sonra artık hepimiz birbirimizi az çok tanımıştık. Nereden geliriz, nereye gideriz, ne iş yaparız, ne yeriz, ne içeriz…

Otobüs Gürbulak sınır kapısına gelip dayanınca, yan koltukta oturan komşumuz. “Benim ailem Tebriz yakınlarında bir kasabada. Yarın bayram, her yer kapalı olur. Eğer isterseniz benimle gelin hem bayram günü uğraşmaz hem de bizim oraları görmüş olursunuz.” dedi. Uy anam uy! Benim gibi deliye bundan güzel bir öneri mi olur? İçim pırpır! Canciğer beni, ben de onun gözlerindeki hayır işaretlerini; şıp diye çözdük. Şimdi sıra geldi sorunu çözmeye. Yahu canciğer ne cevap versek? Gitsek mi, gitmesek mi? Zavallımın gitsek dese içi el vermiyor, gitmesek dese yüreğimdeki kuşun kanat sesini duyduğu için ne edeceğini bilemiyor. Bizim misafirperver İranlı yol arkadaşımız da ısrar ediyor. Vallahi nasıl oldu bilmiyorum, canciğer içimdeki kuşu öldürmeye kıyamadı sanırım, bu davete “evet” deyiverdik.

Davetkarımız Rıza altı yıl önce Türkiye’ye gelmiş. Çalışıp çabalamış dil öğrenmiş, iş bulmuş, bir düzen kurmuş kendine İstanbul’da. Arada bir iş, vize yenilemek ya da akrabalarını görmek için gidermiş İran’a. Akrabaları onu Maku’da karşılayacakmış, ama gelememişler. “Abla sorun değil, bir taksiye atlar gideriz, otobüsü beklemeye gerek yok.” dedi. Gideceğimiz yol ne kadar bilmiyorum, bu nedenle sessizim. Arkadaşım “o zaman taksi ücretini bölüşürüz” dedi. Neyi bölüşüyoruz kardeşim, bu arkadaş İranlı. Burada Alman usulü geçer mi diyecektim, tuttum kendimi.

Yollar düzgün. Oldukça da hızlı gidiyoruz. Lakin git git yol bitmiyor. Bir saat geçti, iki saat geçti, üçüncü saate geldik. Tüm yolculuğumuz kırk saati geçti. Niye yalan söyleyeyim, içime bir kurt düşmedi desem yalan olur. İçime düşen kurdun sebebi canciğer. Bir aksilik olursa bunun sorumluluğunu nasıl taşırım korkusu. Hem çekiniyor hem de arada bir Rıza’ya “Kardeş daha çok var mı?” diyorum. Gece yarısından sonra vardık kasabaya. Yorgunluk, uykusuzluk, bilinmez… Rıza’nın annesi oğlunun yanında iki hatun görünce şaşırıp kaldı. Hatta bu hatunlarla oğlunun arabada tanışıp eve geldiklerini öğrenince iyice afalladı. Ben ise, bizi aldıkları odada gördüğüm bembeyaz çarşafların temizliği, odanın yerleşimine dalmış gitmiştim. Koca bir oda içinde iki küçük yer yatağı, mis çarşaflar, kenarları kanaviçe işli ve dantelli bembeyaz yastık kılıfları. Belki de babaannemin yaptığı gibi çivitlenmişlerdi, zira beyazlıkları gözümü kamaştırıyordu. O anda tek istediğim bu güzel şeylere kıvrılıp uyumaktı. Ama bizim gibi onlarda da misafir aç karnına uyutulmazdı. Hemen bir sofra hazırlandı, sohbet arası atıştırdık. Sonrasını anımsamıyorum.

Sabah uyandığımda son günlerde böylesine huzurlu uyumadığımı ve kendimi böylesine mutlu hissetmediğimi fark ettim. Nefis bir kahvaltı ve misafir görücülerle sohbet sonrası, Rıza bizi çevreyi görmemiz için dışarı çıkarttı. “Abla, anladığım kadarıyla sen eski şeyleri seviyorsun. Gelin önce size anneannemin evini göstereyim” dedi. Böylece ilk durak anneannenin evi oldu. İran kapalı bir kutudur, insan ilk bakışta her şeyi kavrayamaz. Vardık evin önüne. Sıradan yüksek bir duvar ve demir kapı. Zili çaldık, kapı açıldı. İki bina duvarı arasından bir bahçeye girdik. Çeşitli ağaçlar… Serde köylülük var ya, meyveyi dalından yemeyi severiz. Bu nedenle özellikle incir ağacı ilgimi çekti. Üzerinde balları damlamakta olan küçük incirler. Elimi uzatmaya çekiniyorum. Kocaman bir üzüm asması, altında güzel bir havuz. Vay anam vay! Karşıda bir ev ki, ev hani. Burası bir ev değil anıtsal miras. Aman Tanrım, bu ev nasıl tasvir edilir? Bilinene benzetme en verimli yoldur, lakin gel de bul benzetilecek bir şey. Muğla’nın Saburhane’sindeki ikiyüz yıllık Hatice ananın evi ya da Kula’daki avlu içi cennetleri gibi desem, hem benziyor hem benzemiyor.


Dert etmeyin bu evi anlatmak için bir yol bulacağım, ben yeterince anlatamasam da siz fotograflara bakınca zaten anlayacaksınız. Öncelikle sesimizi duyup merdivene doğru seğirtmekte olan o güzeller güzeli hatunu, Sıdıka anayı anlatayım. Minik çiçekli başörtüsünü saçlarının önünü açıkta bırakacak şekilde ensesinde bağlamış. Üzerinde robadan hafif büzgülü eteği diz üstünde zarif bir entari. Belli ki elde dikilmiş, belki de o zarif ellerde. Onun üzerinde siyah bir hırka, altında siyah pantolonumsu bir giysi. Evin genç kızı edasıyla bizi içeri buyur etti. Merdivenleri çıkıp sağdaki odaya varıp yerdeki minderlere kurulduk. Cam önündeki nişte semaver ve çay takımları. Tavşankanı çay bardaklara dolduruldu. Sevmeyince zor, lakin yine de hatır için içeceğim bu mis kokulu çayı. Sigarasız nasıl yudumlayacağım diye düşünürken, Rıza “Abla sigara içebilirsin” dedi. Devranın tanığı da cebinden bir sigara çıkarttı, karşılıklı tüttürerek sohbeti sürdürüyoruz. O’nun sigarası bitti. İzin çıktı ya benim her biten sigaram ateşini yenisine ödünç veriyor. Allahtan hava sıcak, kapı, pencere, cam ardına kadar açık. Her telden konuştuk. Bir türlü ayrılığı başaramadığım sigaraya gelip takıldı konu. O’na “Bakın siz yüz yaşın üzerindesiniz hala içiyorsunuz maşallah. Ben ise elliye varıyorum, demek ki bir süre daha içebilirim.” diyerek şaka yapayım dedim. “Ah kızım bilsen ben neler gördüm de içiyorum, senin neyin var?” dedi. Sustum… Suskuda yanıtını buldu, bilgece bir çözümle evi gezmemizi önerdi. Minderden adeta uçtum.

Giriş boşluğunun sağ ve solunda ikişer oda. Birincinin içinden geçilerek ikinciye varılıyor. Odaların bazısında ocak var. Doğalgaz kullanıldığından beri onlar da bu işlevsel bölümü evin süsü olarak kullanıyorlar. İçine vazoda yapma çiçekleri iliştirmişler. Yanında kitap dolapları. Farsça bilmediğim için ne olduklarını anlayamıyorum. Birinin kapağında Leonardo’nun Mona Lisa’sı var. Arkada bir orduyu besleyecek cinsten mutfak ve kilerler. Kilerin tavanına kuruması için asılmış altın sarısı üzümler. Onların yanından samanın toprakla sıkıştırılmasıyla dolgu yapılan merdivenle üst kata çıkılarak minik balkonlu odalara varılıyor. Üst kat bakımsız ve yıpratmış. Yüzyılın tanığının gücü ancak aşağıyı çekip çevirmeye yetiyor sanırım. Odalardan biri babasına kızıp Rus ellerine gidip de dönmeyen oğula aitmiş. Ana yüreği nasıl dayanır; onun sıcaklığından uzak, ona ait şeyleri görmeye. Odada bir sandık, bu sandığa eşyalarla birlikte anıları da saklanmış sanki Sıdıka ana. Her zaman hissedilip, görülmeyen duygular. Lovlanmış çatıda boş kuşluklar… Evin cam ve çerçeveleri eskidikçe değiştirilmiş, ama evi taşıyan ağaç sütunlar sapasağlam... Arkadaşımızın anlattığına göre bu ev büyük bir bahçe içindeymiş. Zamanla bu bahçe parça parça satılmış ve satılan yerlere modern binalar yapılmış. Böylece evin önünde küçük bir havuzlu bahçe kalmış. Çınarlar gibi uzun ömürlü bu güzeller güzeli insanı ve ilginç mimarili yaşam alanını görüp tanımanın mutluluğuyla oradan ayrıldık.

Sıdıka ananın yaşını hesaplayarak yürüyoruz. Ben seksen civarı diyorum, yüzün üstü çıkıyor. Evin yaşı ise ikiyüz civarı. Derken müzeye vardık. Kasabanın hamamını yenilerde müzeye çevirmişler. Yöresel kıyafetler, kap kacak, zanaatkarların temsili işlikleri, el ürünleri işler ve yaşamın eski kalıntıları sergileniyor. Güzel bir etnografya müzeciği burası. Biraz ileride bir cami varmış, görmek ister miymişiz. Ne demek görmek istemek, derhal. Bir kapıdan geçip ufak bir avluya, yuvarlak merdivenlerden çıkıp cami içine girdik. Birçok onarım geçirmesine rağmen, oldukça eski olduğu bir bakışta anlaşılıyor. Boya bezeme tavan ve sütunlarını görünce unuttuğum bir dosta rastlamış gibi oldum. Bu ne güzel bir rastlantı. Tavan ve taşıyıcı ağaç sütunlar rengarenk desenlenmiş. Renkler uçmuş ama desenler estetiğinden hiç birşey yitirmemiş. Yanımda üçayak yok, yerlerde yatıp yuvarlanarak fotograf çekmeye çalışıyor ama camide ibadet ve sohbet edenlerden çekiniyorum, onlarsa bana yer açıp düşüncemi boşa çıkararak beni utandırıyorlar.

Öğlen oluyor, acıkıyoruz. Binab’ın kebabı çok meşhurmuş. Rıza bize tattırmak istiyor. Lakin bugün bizde bayramın ilk günü olmasına rağmen İran’da ramazanın son günüymüş. Herkes oruçlu, her yer kapalı. Rıza’da yıllardır Türkiye’de yaşadığı için bu farkı unutmuş. Burada bulunan lüks bir otelde yemek buluyoruz. Et sevmeyen ben için bile gerçekten nefis bir lezzet.

Beni şaşırtan şeylerden biri de bu cami ile ilgili daha önce duyup da unuttuklarım ve onu görür görmez hemen anımsamam oldu. Aylar önce İran ile ilgili araştırma yaparken internette “farsca” diye bir sayfaya rastlamış ve düzenleyicisi sayın Kaan beye Tebriz civarı hakkında bilgi sormuştum. “Burada Bonab adlı bir kent vardır, yerlileri buraya Binab derler. Türkçe konuşurlar. Eski bir kenttir. Buranın ilginç bir mescidi vardır.” deyip caminin içini övmüştü. Bu haberi aldığıma sevinmiş, lakin bu zaman darlığında benim oralara gidebilmem olanaklı değil diye unutup gitmiştim. Sonraları öğrendim ki bu cami ve hamamın adı Mehr Abat imiş. Hiç evlenmemiş bir kadın tarafından yaptırılmış. Söylenceye göre sütünlardan birininn altında bir küp altın bulunmaktaymış. Camiyi yaptıran kadın, onu yaşatacak çözümü de düşünmüş. Bir yakınına "Ben öldüğümde bu caminin tamir ve bakıma ihtiyacı olursa kullanırsınız bu altınları." demiş. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen kimse bilmiyormuş altınların hangi sütun altında olduğunu.

Ah yollar, siz nelere kadirsiniz. Hiç hesapta kitapta yokken yanımıza bir Rıza kardeş düştü. Yetmedi yolumuz evine vardı. Yetmedi anneannesinin evine vardık. Yetmedi internette karşılaştığımız bir dostun unuttuğumuz bilgisini yolumuzun üzerinde bulduk.

Halen “olmaz” diyorum, bir türlü öğrenemiyorum yeryüzünde olmaz diye bir şey olmadığını. Biz her ne kadar olamaz desek de olacaklar oluverir ve bizi şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürür.

Hani yazının başında diyordum ya yol(culuk) insanın ruh halini değiştirir diye. Kendimden bildiğim için söylüyorum. Aslında çekingen bir insanım. Gerekmedikçe konuşmam, zorunlu olmadıkça en yakınlarıma bile konuk olamam. Hani hastalık derecesinde olmasa da temiz bir yerde yaşamayı severim. Evimdeysem sabah uykusundan bir türlü kalkamam. Ama yollarda olunca hava aydınlanmadan gözümü açarım. Kaldığım yer temiz olsa iyi olur ya, olmasa da dayanabilirim. Yeni tanıdığım bir insanın daveti benim için en büyük mutluluktur; çünkü böylece yeni bir yer, yeni bir yaşama tanık olacaktırım. Şimdi ben aklı başında davranıp ilk kez gördüğüm bir insanın davetini kabul etmeyip onunla gitmeseydim. Nereden tanık olacaktım avlu içindeki bu konağa ve bu konaktaki asırlık çınara ve nasıl yaşayacaktım Binab’da geçirdiğimiz o güzel anları.

İstanbul, 24.02.2007 – Fatma Özdirek

3 yorum:

Levent dedi ki...

fatma hanım,
ben de ilk olarak 5 yıl önce iran ile tanıştım.sonra ise alışkanlık yaptı.her yıl gidiyorum.1 hafta sonra yola çıkacağım.blogunuz çok güzel.kutluyorum.

12kosekose dedi ki...

hello to everyone who has blog.first I congratulate the blog owner.he is got excellent blog.actually I read all your articles from weary and your writing very attractive waiting to continue thanks
Sohbet Odalari Sohbet OdalariSeviyeli SohbetSeviyeli sohbet
sohbet Chat Sohbet chat chat siteleri
Bedava Sohbet bedava Sohbet sayfalari Sohbet Odalari
Chat chat chat odalari chat odalari
Sohbet et sohbet et chat yap chat yap
Cet cet çet çet sohbet odalarichat siteleri
Muhabbet muhabbet Sohbet sohbet
Dini Sohbet mynet sohbet mynet Sohbetdini sohbet
çet çet cinsel sohbet cinsel sohbet
Gabile sohbet gabile sohbet Sohbet odalari

Sinan dedi ki...

bedava chat - islami chat - islami sohbet - sohbet siteleri - dini sohbet - mynet sohbet - garanti arkadas - sohbet kanallari - mirc sohbet - chat siteleri - mirc indir - sohbet odalari - cinsel muhabbet - cinsel sohbet - seviyeli sohbet - sex chat - sohbet et - cinsel sohbet - sex sohbet - mirc - mirc indir - kamerali mirc - turkce mirc - sohbet siteleri - cet - chat kanali - chat kanallari - sohbet kanali - Video izle - izmir sohbet- porno - Film seyret - kaliteli sohbet - sesli sohbet - seviyeli chat