15 Ocak 2011 Cumartesi

Hafız'ın Kabri


Rindlerin Ölümü


Hafızın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengi ile
Gece bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış...
Eski Şirazı hayale yine ahengiyle

Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde
Gönül her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar her gece bir bülbül öter

Yahya Kemal BEYATLI'nın şiiri
Münir Nurettin Selçuk bestesiyle:



9 Aralık 2010 Perşembe

Sohrap Sepehri




Çatlamasın yalnızlığımın sırı...

Çocukken biz; mezara basılmaz, yerde Kuran harfleriyle (Arap harfleri denmezdi) yazılı bir kağıt görülürse ekmek gibi öpüp başımıza götürülür kimsenin ayağı değmeyecek bir yere bırakılır diye öğrendik.

Kaşan’dan çıktık yola, doğuya doğru Erdahal’a gidiyoruz, Sohrap Sepehri’nin kabrine. Oğul saydığım Javad, Sohrap’dan dizeler okuyor, onbir yılda kitaplardan öğrendiği Türkçesiyle bize de çevirisini yapıyor. “ ben müslümanım / kıblem bir kırmızı gül / benim namazımın yeri pınar / benim mührüm nur / seccadem ova / pencerelerin ızdırapla ben abdest alırım / namazımda ay akar tayf akar / tas namazımın ötesinden bellidir / namaziımın hepsi zerreler kristalize olmuştur / rüzgar servinin minare başına ezan söyleyince ben namaz kılarım / ben namazımı çimenin tekiretulihram adına kilarım / dalganın boybos ardına / kıblem su kıyısında / kabem akasyaların altındadır / kabem esinti gibi bağ bağa şehir şehrine gider / hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır / ben kaşanlıyım / mesleğim ressam / bazen boya ile bir kafes yapıp size satarım / onun içinde hapis olan bir şakayık şarkısıyla yalnızlığımın yüreği tazelensin / ne hayal ne hayal biliyorum perdam cansızdır / iyi biliyorum ki benim ressamlığımın havuzu balıksızdır…”

Kırk kilometreyi buldu yolculuk.. Yaklaştığımızı onun resimlerine benzer köyleri görünce anlıyorum. Yamaçta göründü köy ve Meşhed-i Erdahal. Çıplak bir doğanın içinde, modernliğe kurban gitmiş. Sadece birkaç ağaç renklendiriyor köyü. Şimdilerde yapraklarının bir kısmı sararmış, hatta kızılla dönmüş..
Devasa cami yenilerde yapılmış, hatta yapımı sürüyor gibi. Oysa Selçuklu dönemi eseriymiş. Avlusu güller ve kasımpatılarla, rengarenk.

Birinci avluyu geçtik, merdivenlerle ikinci avluya çıktık. Caminin girişine birkaç metre mesafede insanlar toplanmış dua ediyorlar, yerlerde bembeyaz kasımpatılar… Eller kah siyah bir mermere dokunuyor, kah duaya duruyor. Yanlarına varınca anladım Sohrap… Evet burası su ile aynanın şairinin “Mezarıma gelirseniz, sessiz gelin ki çatlamasın yalnızlığımın çinisi.” dediği mekanı.

İran’da pek çok camiye avlusunda yatanların üzerine basarak girdim. Söylenmese, tanımasam suretin, O’na da basıp geçebilirdim.

Bu diyarda en çok bilinip okunan yazarımız Aziz Nesin geldi aklıma, Vakfına vardığımızda acaba üzerine bilmeden basar mıyım diye endişelendiğim. Oysa o çocuklarının üzerinde dolaşmasını istemişti. Ben de onun çocuğu sayılmaz mıydım, Javad’ın benim oğlum olduğu kadar.

Dokunmak… Oğlum Sohrap’ın mermerini yıkadı, onun için getirdiği pembe kasımpatılarla ve daha önce getirilmiş çiçeklerle süsledi üzerini. Mermeri daha önce beyazdı, fotograflarından biliyordum, yenilerde değiştirilmiş, siyah mermer ile. Etrafında onlarca insan. Onun bu alemi terk eylediği yaşı bir yıl geçmişim. Şaşkın bakıyorum ona dokunan ellere. Minicik çocuklar, her yaştan feraceli feracesiz kadınlar kızlar, delikanlılar, yaşlı beyler…

Avlusunda barınmak istediği camiyi görmek istiyorum. Elbette burada kutsal mekanlara çadorsuz girmez, görevliler de uyarıyor. Allı güllüsünden birine sarındım, beceriksizce. Sultan Ali türbesi aşı boyalı çiçeklerle süslü bir kubbenin altında. Simsiyah çaborlu bir kadın koluma girip başka bir odaya götürdü beni, minicik aynalarla oluşturulmuş bir kubbenin altında uyumakta yine bir ulu kişi. Buralarda binlerce küçük aynanın birleşimiyle bezenmiş, ışık deryasına düştüğüm hissine kapıldığım camilere alışığım, lakin bu rengarenk kalem işleri pek görülen türden değil, oldukça da etkileyici.

Ziyaret bitti, çadoru bıraktım kapıda, yeniden geldim Sohrab’ın başına, hoşça kal demek için… Her konuk gibi ben de gidiyordum. Üzerindeki harfleri sessizce alıp başıma koyuyorum, ıslak mermerinde suretim görüyorum… Hoşça kal sevdiğim şair, ressam.

Kasım’10 – Fatma Özdirek




"Annemin sessiz geceleri için" dediği,
Şirin Mehran / Işık Tabar Gençer çevirisiyle
Pan Şiir/Yayıncılı’tan çıkan kitabından
Suyun Ayak Sesi şiirinin bir bölümü:

“………………

Ben Müslümanım.
Kıblem bir kırmızı güldür.
Namazlığım bir pınar,
mührüm ışıktır,
Ova seccadem.
Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
Namaz kaybolur taş görünür.
Rüzgar, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
Namaz kılarım ben.
Otların tekbirinden sonra,
Denizdeki dalganın kamedinden sonra
Namaz kılarım.

Kabem su kıyısında,
Kabem akasyaların altındadır.
Kabem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
Şehirden şehire gider.

Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.
Keşan şehrindenim.
Bazen bir kafes boyar,
Size satarım.
Orada mahpus çayırkuşu, sesiyle
Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
Bu bir hayal, bu bir hayal,
Biliyorum,
Tuvalim cansızdır.
İyi biliyorum,
Çizdiğim havuz balıksızdır.

…………….”

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Sohrab Sepehri

.
.
eğer uğramak isterseniz bana
aheste aheste gelin ki mezarıma
kırılmasın yalnızlığımın çinisi
.

.
Fotograf ve çeviri: Javad Keshtgar
.
.

9 Haziran 2008 Pazartesi

15 Ekim 2007 Pazartesi

Hafız O Akşam İsfahan'da idi / İlyas Halil

İsfahanda Şah Abbas Otelinde kalıyordum. Bahçesinin her yanına kıyasıya aşk, doyasıya meşk sinmişti o akşam. Odam havuzlu çay bahçesine açılıyor. Dışarda kadın kokusu topraktan fışkırıyor, çadorlardan bahçeye taşıyordu. Dışarda bayram.

Aşk arıları Hazreti Nuh’un selden kurtardığı böcekler. Kuşlar, kelebekler gemiye bindikleri günün sevinç nağmelerini bir ağızdan sevdiklerine mırıldanıyordu. Yanımda duran genç kadına bu sevincin nedenini sordum.

Şair Şemseddin Muhammed burada dedi. Sevdiği kadın da yanında. Bu gece dolunay belirdiğinde, hep birlik havuzun çevresinde raksedeceğiz.

İnanamadım. Rafsancaninin cumhurbaşkanı olduğu bir zamandı. İran karanlık bir devir yaşıyordu. Şair Şemseddin Muhammedin sevdiği kızın kim olduğunu sordum.

Şirazlı Hafızın karısı Şahé Nabatı nasıl bilmezsin? dedi genç kadın.

Hafızın bir şiirini yeniden duyumsadım. Yüreğimde bir ferahlık. Üstüm başım ışıklar içinde Hafızın Hükümdar Mübariz Muzaffer döneminde yazdığı bir taşlamaydı bu.

Baskının ağır olduğu yıllardı. Kadınlar aşkın unutulduğunu sezer. Savaş davulları gümbürder İsfahanda. Yaşlı genç demeden bütün kadınlar, hatta genç kızlar savaşa hazırlanır. Her gece davul zurnalarla bildik bahçelerde, çiçekler arasında dans edilecektir. Aşkın zalim ellerden kurtulması gerek diyecekler. Çıplak göğüsleri iki alev. Kolları gökten şimşek. Tanrının güzelliği ile dünyayı aydınlatılacak; aşkın tılsımını, baharın her rengini vucutlarının kıvrımlarına sürecekler.

Yaşamın sürüp gitmesi için kadın güzelliğini çiçeklere renk yapacak, yapraklarda kokuya çevirecekler. O gece Şirazlı Hafızı ve Şahé Nabatı havuz başında buldum. Son şiirini hatırlattım şairiazama. Gülümsedi.

Yaşadığımız bir gün dedi. Görmesini bilirsen bu gece bahçemizde göreceksin Tanrıyı. Ulu yaratan aşkımıza benzer. Ancak duyarsan vardır, Tanrı nedir, Tanrı kimdir bilirsen, içinde bulursun. Kokladığın çiçekte sezersin. İçtiğin her damla suyun, soluduğun havanın tanrı olduğunu anlarsın. Al yanak, gül ak kıza benzer dersin yaratan. Gel deyince sesinden bilirsin. Tanrıdır, kulağına şiir fısıldayan. Gel, yanımda sana yer buldum diyen. Tanrıya yakınsın, yüreğin yağmura tutulduğu gün.

***

Ağaçların arasından deruni bir keman sesi. Şair Şirazlı Hafıza, çalınan musikiyi sordum.

Eshgh o aşk dedi. Tanrıyı seziyorsun şimdi. İki kişinin aynı anda duyduğu sihiri duyuyorsun. Yaşın, o sihirli Tanrıyı bulacağın bir yaş. Yeni bir zaman gökyüzünde Birbirini görünce iki insan, vücutlarında alev Bilmeden biri el, biri eldiven birbirlerinde Tanrı olurlar o an.

***

Yanık sesini dinliyorum:
İsfahanda kadınım, ışık tutarım yolunu şaşıran arılara ve baharda yeşilini yitiren çiçeklere. Koku olurum güneşsiz yağmursuz kalmış güllere Kadınım ben; sevgi koku olunca saçımda, elim okşamasını bilince... Sesim gel demesini becerince. Hükümdardan bana ne! Kadınım, yaşamın giziyim ben. Giyinik olduğuma bakma, beni çiçeklerin kokusunda bulabilirsin yalnız kalınca. Yürüyüşümden, sana bakışımdan tanıyacaksın beni, bir de giyindiğim bahar renklerinden. Bin alevim...
Ak kardan çıplak göğüslerim. Ağaçlarda bin çiçeğim. Sevdalın benim. Bugün güzelim. Bin rüzgârım. Elma, portakal ve çocuk yüklüyüm. Çiçeklerde bir elim. Kimi zaman renk, kimi gün kokuyum ben. Yarini düşündüğünde soyunacağım. Uyandıracağım seni. Güneş ışığı ve bahar kokularıyla haber getireceğim sana. İki mum gözlerim. Seni arayacağım karanlığın yalnızlığında. Rüzgârda, yağmurda sönmeyi unutacağım seni bulmadan. İki çiçek arasında mahbup (sevgili) oluram zaman zaman. Mahbubeyim bazen Olmaz bir yerde olmayacak kılıkta; havuz başında çıplak. Sevinerek utanacaksın benden.

***

Şah Abbas Çay Bahçesi. Öykümü dinliyorum kendi sesimden. Sevinçten gözümde her şey dev Masalların Parmak Çocuğu ben, masalların kadınını arıyorum. Omuzundan aşağı kar tepeleri. Dokunsam derim. Aktan. İki gül. Şişmiş gül kokusundan. Koklasam, diye geçiriyorum. Dev bugenvilyeler iki yanım. Can denen suyu bulduğumu bilirem. Dut ağacı boyunda otların içinde aşk kuyusunu ararım. Ben. Duyulmaz artık günün ayak sesi. Hüzün. Göğüslerinin kokusu avuçlarımda. Dokunacak kadar yakındım şimdi geçen zamana. Havuzun kıyısında, omuzlarında gözlerinde aşkı taşıyan kadın ve kızlar. Çadorlar yitmiş. Fistanları gitmiş. Dünyayı baştan yaratıyorlar.

***

Dağlardan fışkıran renkli bir lavım. Kadınım ben. Maviyi gökyüzüne yapıştırıyorum. Al al susuzluk dudaklarımda. Yeşiller zeytin yaprağı kimi gün, yorgun argınsan ağaç altında.

Geceyle iç içeyiz. Güneş uyandırıncaya kadar. Her akşam böyle İsfahan. Bir ben, bir de Mahin. Havuzda. İki ay gökyüzünde. Biri måh, biri sen... Gökyüzü dev bir kahve fincanı. Sen çıkıyorsun falımda.. Aşk pek dikkat edilmeyen odun alevi gibi, karanlıklar bahçesinde.

***

Yüce üstadım, dedim Hafıza. Nasıl üryan gezer kızlar güneşin dönüşüne kadar havuz başında? Şiir de olsa, masal da olsa.. Şiire benzedikleri için dedi Hafız. Burası İsfahan, Tanrıyı görmeye benzer. Her göze görünmez aşk. Güzelleri çıplak görebilmek için sevginin bilincinde olmak gerek.

***

Bahçe sarhoştu o gece... Sabahın ilk ışıkları belirinceye kadar. Sonra kızlar çiçek olup, yaprak olup asıldılar dallarına. Eskisinden daha mutlu, sabah bahçıvana gülümsediler.

(Mayıs 200. Hafızın yaşadığı yıllarda Mayıs 365 gündü.)
.
İlyas Halil
.

Teyzemin Kayıp Kocası / İlyas Halil


………………..Şah Abbas otelinde kalıyorum. Odam suların fışkırdığı büyük havuzlu bir çay bahçesine karşı. Dışarda gökyüzünden çiçek dökülüyor. Bahçenin arıları Hazreti Nuh’un selden kurtarmak için gemisine aldığı böceklerin torunları. Kelebekler karıncalar kuşlar gemiye bindikleri günün sevincini sürdürüyorlar. Çiçekten çiçeğe koşuyorlar. Nuh’un gemisinde karaya oturduğu ilk günün bayram havası var..

………………..Salına salına gezen İsfehanlı güzelleri görmek için dışarı çıktım. Sevinçten her şeyi gözümde dev büyümüş. Masal dünyasının Parmak çocuğu gibi dev bugenvilyeler, kapı boyu karahindiba çiçekleri, dut ağacı boyunda papatyalar içinde buldum kendimi. İlk aksam binbir renge bürünmüş. Allar yangın, yeşiller zeytin, maviler meneviş. Bahçenin nerede bittiğini gökyüzünün nerede başladığını kestirmek güç. Çocuksal dünyama gençlik rüyalarıma döndüm. Bahçe rüzgarlı bir nisan sabahı çiçeklerin uçuştuğu dağ yamacı. Ahu gözlü selvi boylu genç kadınlarla dolu.

………………..Ağaçların arasından deruni bir ney sesi yükseldi bahçeyi sardı. Suların fışkırdığı havuza yöneldim. Havuz başında çay içen adama müziği sordum. ‘Asgo Mesg’ dedi ‘Birbirini kaybeden iki gencin aşkını anlatıyor. Aşk tılsımlı bir akşam başlar. İlk ay görünür görünmez çiçekler uyanır. Ask kanatlanır bahçeye yayılır. Aşkı buhurdanlıktan yükselen buhur gibi görmek esen rüzgarın uğultusu gibi duymak mümkün. Az sonra bu bahçede de gözlerinle kulaklarınla koklıyacaksın aşkı’. ‘imin şiirini okuyorsun’ dedim ‘Yok canim’ dedi ‘Şarkıdaki tılsımlı bahçeyi anlatıyorum’.

………………..Akşam yeni inmiş. Toprak yeni sulanmış. Yay bir ay belirdi gökyüzünde. Yasemin kokuları yanan odun dumanı kadar yoğun. ‘Bak’ dedi ‘Şarkıdaki gibi giz dolu bir alaca karanlık iniyor. İsfehan akşamı bu. Çiçeklerin insana dönüştüğü saat. Güller kasımpatılar dallardan kopar başlarına örtü çeker salına salına bahçede gezer dolaşır. Sabahlara dek şarkı söyler havuz başında çıplak dansederler. Ve güneşin ilk ışınlarıyla gül kızlar, kasımpatı delikanlılar geri çiçeğe dönerler.’

………………..'Polis genç kızların çıplak dansetmesine engel olmuyor mu?’ dedim. ‘Bilse olacak’ dedi. ‘İnsancıl gözden yoksun polisin bunu görmesine olanak yok. Bu tanrıyı görmeğe benzer. Tanrı her göze belirli değildir. Genç güzelleri çıplak görmek için kişinin sevgiyle bilinçli olması gerek. Öykünün yer aldığı yıl, yine böyle bir akşam ay ışınları bahçeye serpilince fidanlar çiçekler yeşil yapraklarından sıyrıldı çıplak kızlara ateşli delikanlılara dönüştü. Ancak o aksam her seferinden farklı olarak patlıcanlar patatesler de sihirli oyuna katıldılar. Domatesler kız patlıcanlar delikanlı oldu. Havuz başında sabaha kadar çırılçıplak dansettiler. Erguvan ağaçları şarap verdi. Sabahın ilk ışınları belirince doğuda üzgün gençler yaprakları çiçekleri giyinip kökenlerine geri döndüler. Kimi çiçek oldu eskisinden güzel, kimi patates oldu. Bu kez sihir yalnız çiçekleri değil gerçek kızları delikanlıları vurdu. Bazılarını patatese bazılarını iri domatese çevirdi. İsfehan uzun bir sure patates tarlası oldu. İşte dinlediğin şarkı patatese dönmüş bir kızın öyküsü.

………………..Konuştuğum adam kırk kırkbeş yaşlarında olmalı. Dilinden yabancı olduğu belli. Benimle dalga geçmiyorsa, kıyıda köşede unutulmuş bir şair olmalı.

………………..’Nerelisin?’ dedim. Güldü. ‘Hala Türk olduğumu anlıyamadın mı?’ dedi. ‘Sahi Türk müsün?’ dedim ‘Evet’ dedi. ‘Ne yapıyorsun burada?’ dedim. ‘Felek bizi bu patates tarlasına attı.’ dedi. ‘Ne yaparsın kaderde İsfehan varmış. Kişi alın yazısından kaçamıyor.’ ‘Adın ne?’ dedim. ‘Osman’ dedi. ‘Ne iş tutuyorsun?’ dedim. ‘Kızmıyacağını bilsem söylerim’ dedi. ‘Hoppala neden kızayım’ dedim. ’Enayi turistlere rehberlik ediyorum. Böyle diyince de kimi kızıyor kimi alınıyor.’ ‘Merak etme alınmam’ dedim. ‘Nerelisin?.’ ‘Hemkentliyiz’ dedi. ‘Üstelik aynı mahalleden olduğumuzu öğrendiğin zaman ne diyeceksin bilmem?. Ama akraba olduğumuzu duyunca eminim ki güleceksin.’ ‘Bu yargıya nasıl vardın?’ dedim. Yüzüme dikkatlice baktı. ‘Güneyli olduğun yüzünden akıyor.’dedi. ‘Tahminim doğru mu?’ dedi ‘Evet doğru’ dedim. ‘ama güneyde birkaç tane il ilçe var. Nereli olduğumu nasıl bulacaksın.’ ‘O iş kolay’ dedi. ‘Mersinli olduğun alnına yazılı.’ Merakım artmıştı. ‘Doğrusun’ dedim. ‘Eh’ dedi. ‘İlk sınavı atlattık. Dilinden Arapça bildiğini sezdim.’ ‘Evet bilirim’ dedim. ‘Şu halde’ dedi. ‘Mersinin bahçe mahallesinde oturuyordunuz.’ ‘İyi bir tahmin’ dedim. ‘Ama kim olduğumu bilmeden akraba olduğumuzu nasıl söyliyebilirsin?’ ‘İsin en kolay yönü bu’ dedi. ‘Duruma şöyle bak. Her ailede evlenmeden bir gün önce nişanlısı kaçmış bir Ayşe Teyze, veya evlendikten bir ay sonra kocası kayıplara karışmış bir Müjgan Hala vardır muhakkak. Yoksa bile mahallenin yakışıklı gencini elinden kaçırmış üzgün bir dayıkızı vardır.’ ‘Var diyelim’ dedim. ‘bunun seninle ne ilgisi olabilir?’ ‘Kayıplara karışmış Müjgan halanın kocası benim.’ dedi. ‘Dayıkızının elinden kaçırdığı yakışıklı alçak da ben. Gözün aydın en sonunda aksi Teyzenin kayıp kocasını buldun işte. Bana kayıp akraba denmez de ne denir?’ Güldüm. ‘Bak aziz dost’ dedim ‘evlenmemiş bir halam var, kadın doksan yaşında. Teyzemin kocasına gelince adam kaçalı yarım yüzyıl oldu.’ ‘Nasıl akrabam olursun?’ ‘Olurum’ dedi ‘Ben karısını nişanlısını bırakıp kaçan, olduğu yerde inşallah geberir kalır dedikleri akrabayım işte. Kış geceleri mangal başında oturup iki çocuğuyla yalnız kalan Emminin kızı Nemideyi düşündüğünüz zaman sövdüğünüz uğursuz herif karşında duruyor. Mahalle muhtarının o alçağı bir elime geçirsem bir kaşık suda boğarım dediği kişiyi yakaladın.’

………………..Baktım adamdan kurtuluş yok.’Haklisin’ dedim, akraba sayılırız. Söyle bakayım sana ne gibi bir yardımda bulunabilirim’. ‘Sağol eksik olma’ dedi. ‘Rehberiniz olmama müsaade ederseniz çok sevinirim doğrusu.’ Onun için tereddüt etmeden ‘Olur’ dedim ‘Nereleri görmemizi tavsiye edersin?.’ ‘Kentte görülecek birkaç önemli yer var’ dedi. Eski camileri, Kapalı Bazarı, ve özellikle Ermeni Katedralini görmenizi isterim.’

………………..Ertesi günü eski bir minibüsle yola çıktık. İsfehan göğü, yüzünü yeni yıkamış bir İskandinav güzelinin gözleri gibi mavi ve berrak. Yeni akrabam Osman neşeliydi. ‘Bugün ilkönce Ermeni mahallesini görelim’ dedi. ‘İran Ermenileri Anadolu Ermenilerine benzemez. Bunlar da benim gibi çirkin teyzeden kaçanlar. Yabancı yerde mutlu olacağını sanan uyurgezerler. Ermeni mahallesi, kentin sabah güneşinin geç doğduğu aksam geç battığı kuzey kesiminde. Dört yüz yıl önce Şah Abbas kentin ticaretini geliştirsinler diye yedi kez yedi kağnı arabasını yedi kez Ermenilerle doldurmuş, inekleri keçileri örs ve çekiçleriyle üflenen ney, çalınan setarlarıyla şarkılar söyliyerek düğün alayı gibi Anadolu’dan taşıyıp İsfahan ovasının sulak yerine yerleştirmiş. Şimdi mahalle kentin gözde bir semti. Yolları geniş ağaçları çiçek yüklü. Gelen Ermeniler şehrin yeni zanaatçıları olmuş. Nalbantlar at nallamış, kuyumcular güzellerin kollarını süslemiş. Kosker olanlar deri kösele dikmiş, demirciler kılıç sulamışlar dingil yapmışlar. Akılları sıra dörtyüz yıl burada barış içinde yaşadılar. Hali ticareti yaptılar. Ermenilikleri yok oldu. Acem kültürü içinde eriyip gittiler. Şimdi ne sevinmesini ne kızmasını ne de sövmesini biliyorlar.’

………………..Kilisenin kapısının önünde durduk. Büyük bir arsaya kurulmuş dört yani yüksek duvarla çevrili. Kapı kapalıydı. Osman zili çaldı. Karşılık alamadı. Kapının zilini çalmakta ısrar etti. Birkaç dakika sonra kamburu çıkmış yaşlı bir adam kapıyı açtı. ‘Kilise bugün ziyaretçilere açık değil’ dedi. Osman bizi gösterdi ‘Uzun yoldan geldiler’ dedi. ‘Ziyaretçilerin biri babasının ruhuma kilisede mum yakmak istiyor.’ Yaşlı Ermeni söylenene pek kulak asmadı. ‘Ölenin adını verin’ dedi. ‘Mumu rahmetlinin adına ben yakarım.’ Tanrı evi dua etmek istiyenlere nasıl kapalı olur diyecek oldum. Yaşlı adam o zamana kadar kapıyı yüzümüze kapatmıştı bile. Osman ‘Sizi başka bir kiliseye götüreyim’ dedi. ‘İki sokak aşağıda Küçük Kilisenin açık olduğundan eminim.’

………………..Küçük Kilise geniş bir avlunun ortasında eski bir yapı. Yamru yumru bir haç kulesi ve ucunda çanı. Avlu bomboş kimse yok. Osman Kilisenin kapısını yokladı. Kapalıydı. Avlunun sonunda papazın zangocun ve kilise bakıcıların sıra evleri duruyor. Açık kapının birinden içeri seslendi. Karanlık evden gözleri kamaşmış seksenlik denecek kadar yaşlı, yüzü kirli havlu gibi buruşuk, kısa boylu, güçlükle yürüyen bir kadın çıktı. Bize şaşkınlıkla baktı, ne istediğimizi sordu. Osman kadına kiliseyi görmek istediğimizi söyledi. Kadının canı sıkıldı. Karşılık vermeden geri döndü ayağını güçlükle sürüyerek evine doğru ilerdi. Kiliseyi görmeden gitmek istemiyordum. Kadının eline onbin riyal sıkıştırdım. Birden yaşlı kadın canlandı. Sıra evlerde oturanları dışarıya çağırdı. Sesi boru gibi çıkıyordu. Vahe Aram Vartan Mari diye isimler sayıştırdı. Birden karanlık evlerden otobüsten boşalan yolcular gibi insanlar çıkmağa başladı. Yaşlı adamlar küçük çocuklar fırladı. Bahçe kalabalıklaştı.

………………..Seksenlik yaşlı kadın onbin riyali cebine yerleştirdi. Osman ‘Bakın’ dedi ‘ölü sandığınız kadın nasıl canlanacak. Parayı kimseye kaptırmasın diye kaçıp gidecek. Allah bilir ya bir hafta kimseyle konuşmaz bu kadın. Burada parasız ve yaşlı olmak güç şey.’ Osmanın dediği gibi yaşlı kadın yaşından umulmıyacak enerjiyle yürüdü gitti. Evden çıkan baksa bir kadına ‘Takvi bacı Kiliseyi aç ziyaretçiler görmek istiyor’ dedi. Takvi yaşlı kadının canlı yürüdüğünü görünce yüklü bir bahşiş kopardığını anladı. Bana bak Aka Dudu dedi paranın üstüne yatmak yok. Bizi de göreceksin. Takvi eve kilisenin anahtarını getirmeğe gitti. O anda Aka Dudu kilise avlusundan çıkmış ara sokaklarda bir koşu gidiyordu. Takvi elinde eski bir anahtarla çıktı. Kilisenin kapısını açtı. Aka Duduyu görmeyince ‘Amanın Aka kadın parayla kaçıp gitti’ diye çığlığı bastı. Yaşlı kadının kaçtığını öğrenen kilise halkı Aka Dudunun peşine takıldılar. Zangoç bahçıvan kilisenin marangozu hep birlik olup dışarı fırladılar. Çığlığı duyan Ermeni kilise efradı çocuğu kolunda genç kadınlar yemek pişiren analar islerini bırakıp kadının peşine takıldılar.

………………..Bir anda kilise avlusu boşalmıştı. Kiliseye girdim. Kilisenin içi karalara bürünmüştü. İsanın ölüm günüydü. Çarmıhta ruhunu teslim etmişti.

………………..Tam ayrılmadan önce Osmanı kenara çektim. ‘Bak kardeşim tüm anlattıkların ilginç şeyler’ dedim. ‘Ama hala bir şeyi çözemedim. Mersinli olduğumu nereden anladın?’ ‘Bak bu olmadı’ dedi Osman. ‘Şimdi Mersinli olduğundan şüphe edeceğim. Kardeşim Mersinli olduğunu tahmin kolay bir iş. Yahu kişi salaklar gibi Mersin Odalar birliğinin rozetini takar da Mersinli olduğumu nasıl anladın der mi? Müsaade edersen dayının kızına haber salmak isterim.’ Osmanı gördüm de olduğu yerde senden daha perişan. Affederse şimdi yanına geri dönmeğe hazırım. Yazmak istiyorsa iste adresim.

...............

İlyas Halil
.

24 Temmuz 2007 Salı

İran Gezi Rehberi / Zafer Bozkaya



Sevgili Zafer Bozkaya'nın İran konulu arastırma ve tecrübeleri sonunda bir meyve verdi ve İran Gezi Rehberi adında bir kitap yayınladı.

On yıldan uzun bir zamandır kendisinin Hindistan Gezi Rehberi, biz Asya tutkunlarına (sevgili Dr. Ulaş Başar Gezgin'in deyimiyle ASYADAŞ) Türkçe'de tek ve çok verilmi bir kaynak olmuştu.

Henüz İran Gezi Rehberi'ni edinip, oku(ya)madım. Eminim ki bu kitap da İran'a gitmek isteyecek ya da sadece tanımak isteyecekler için bile ciddi bir kaynak olacaktır.

Kendisini kutluyor, Asya yollarında sağlıklı bir yaşam diliyorum.

Fatma Özdirek


Kitapla ilgili gelismeleri :
http://www.irangezi.com
http://www.hindistangezi.com
adreslerinden izleyebilirsiniz.
.